üç nokta...
kelimeleri çalınmış edebiyatımın ardından
çok uğraştın benle dedim: ''ayrılık ''
çoktan sessizliğimle koyardım noktamı sana
fakat söylencek sözüm bitmiyor
olur ya bakarsın erkekliğim tutar
yüreğimin en yüksek ısısında
yakarım vedalarımı
yeter üşüme
sen gittikçe güneşe benzerken
bense yağmurlu pazarlara uyandırım gözlerimi
cam kesiği gibi kanar sevda
karşılıksız kalmış dudaklarında
neden ki sorma
flaşlar patlar sen elini çektiğinde
yapış yapış olmuş aşk artığımızdan
en acımasız sehpayı kursam ne yazar şimdi ben ?
kekeme hayallerime
ne kadar sürer ki bir ölüm yokluğunda?
assam birer birer
yeter gitme
gün ki olur
içimdeki şu şeye inat
oturup caddenin göbeğine
bayramlık ayakkabısı yırtılmış çocuk gibi
ağlardım
lakin yiğit koymuşlar ismimi
yapamam.
oysa sen benim cümle devrimdin
kelimeleri çalınmış dedim ya edebiyatımın
dillerim lal olmuşken
ve en güzel melodiydi sesin baharda
ben sağırken...
bırak şimdi buraya kadar söylediğim
ve söyleyemediğim bütün sözler ardımızda kalsın
sen gözyaşlarıma tutun ıslanmazsın
ve birgün sensiz geçeceği tutarsa zamanın olur mu?
beni hep o onyedi yaşımla hatırlarsın...
yoksun ya
düşünür adam
ayaklarını ıslatan yağmuru
kaldırım kadar soğuklaşır beyni
ve kaldırır gülüşlerini
güneşin öptüğü fotoğraflarından
vesairelerle tozlanmış hayatının raflarına
yeter değme
düşerim
yeter sevme
terfi ettim ben aşkından
herzaman ki teranenin müdavim yolculuğuna
gelsin ecel
vesselam
üç nokta...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
31 Ocak 2011 Pazartesi
28 Ekim 2010 Perşembe
-AŞKIN ÖLÜMÜ-

ucum bucağım yok yine
öyle dipsiz derinliklere düşmüş
el kadar yüreğim
sen uzaktaki ülkem
sınırında kalmışım
kalbimin gümrüğünden geçmiyor sözlerin
kaçak cırpınışlarım takılır tellerine
kanarım
sen bastır bütün güneşleri üzerime
ben böyle çok daha ıslağım
bahara boyandıgı vakit içimden
gül olup kokarsın
senden alıp gidemem ben beni
ellerini avuclarımdan soracak olsalar
sıkardım yumruklarımı
bütün gücümle
indirip sensiz gecen her saniyenin şakağına
seni hep böyle güzel yapan ne vardı sanki
ben senin karan olurmuydum
üstüme siyah yağmurlar yağsaydı eğer?
bu çekilmez esmerliğimin içinde
aynı teranenin seyrinde gelişir anlıklarımız
bu kahvaltı
bu eski gazeteye sarılmış ekmek
bu isli pazar günü
uzayan pis sakallarım
ve cıksa biri
durdursa aniden zamanı
unut deseler bana birşeyi
ilk seni hatırlardım
bilki baska bir yasamda
ağıtlar yakılır adımıza
gün doğana kadar bekler aşıklar kapımızda
var git şimdi rüzgarımızı getir
sevdiğim çığlıklarımı üşüt
yolllar boyunca
adımı öğret sen hüznün çocuklarına benim
ve artık karalara bürünsün artıkyerküre
sebebimizi bil ki ağlama
toprağın bol olsun aşk
sen de öldün işte...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
27 Ağustos 2010 Cuma
- ŞİİR SAATİ-

bu şiiri hangi saatte yazayım sana
nasıl bir perişanlıkta istersin?
çayım koyulmuş olsun mu bir yandan ?
günlerden pazarımı seçeyim
hava böyle kasvetli
ve aylardır temizlenmemiş olsun mu odam ?
gözlerim henüz çapaklıyken mi?
buz gibi bir odada mı yoksa?
dertli küllere boğarken mi istersin çay tabağını?
yapıştırıp sana almak istediklerimi
öğrenci harçlığımın aciz liralarına?
ya da bir bayram sabahı
namazdan dönerken mi?
bu şiiri hangi saatte yazayım sana
hangi çamurlu yolda söyle
hangi yokluğa yok kere küfür ederken istersin?
gazetelere göz atarken olabilir mi mesela?
beynimin akrostişinde kurgulayıp ismini
gece mi olsa ya da vakitlerden
dostlarla toplanıp kafayı çekerken mi ?
nereye yazayım söyle
sigara paketlerinin üstüne mi
yara bere içinde olsun mu ellerim?
hangi olmazlardan bir olmaz iliştirip cebime
hayallerimi senle süslemeye çalışırken mi söyle
soğuk bir taşın üzerinde
benden giden beni izlerken hani...
bu şiiri hangi saatte yazayım sana
nasıl bir perişanlıkta istersin ?
aç karnına mı
anam sobayı yakarken
babam işe gider gitmez mi?
kasım mı olsun aylardan
elektriğimiz kesilsin mi istersin ?
yeşilçam filmlerinde ağlayarak mı
hangi anıyı unutmayı göze alayım ?
acı -tatlı günleri asıp yalnızlığımın panosuna
hangi acımın alfabesinde olsun istersin ?
derin bir iç çekişimin hemen sonrası mı?
en sevdiğim keşkelerin ertesinde belki
bu şiiri hangi saatte yazayım sana
nasıl bir perişanlıkta istersin
nerde?
hangi saatte?
nereye?
söyle!!!
ne yapsam
beni seversin?
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
21 Ağustos 2010 Cumartesi
- Dİ' Lİ GEÇMİŞ ZAMANLAR...

yalan
beni hiç duymadın aslında
bir di'li geçmiş zamandı bütün herşey
bir cümlenin içinde bile bağlanamamıştık
ben gözyaşlarımla bağlamaya çalışırken
anlık paragraflarımızı
biz hep bir di'li geçmiş zamandık oysa
oysa bir gelsen mevsimleri toprağa gömerdim ben
devşirme sevinçlerim büyürdü yanında
yanında mavi mutluluktu nefesim
nefes eskirdi sanki olmadığında...
yalan
işte bu kadar basit der gibiydi
bir di'li geçmiş zamanda bitti herşey
olmuştu,dinmişti,tükenmişti
tükenmişti senin aşk dediğin
biz çoktan yanmıştık yani
adımlarımı siler gibiydi yürüyüşlerim
gül gibi unutmak vardı seni
geçtiğim her sokakta
dermansızı olmuştun dizlerimin
gönlüm gönlüne alacaklı
yaşardık işte
dedim ya gül gibi unutmak vardı seni
suyu dertsiz içmek
her yağmurda düşünmemek seni
acele olmamak
ve sen bizim di'li geçmiş zamanımızda güzeldin
ben o zamanlarda yakışıklı
o zamanda zengindi fakirliğimiz
fakirliğimiz avuçlarımızda
avuçlarımızda batardı güneş
aşkımız bu zamanın içinde
bulamamıştık
gizli özneydi aşkımız
saklanırdı yine...
ne diyeyim ki
geçmiş zaman bak
söylediğime bakılırsa
bir di'li geçmiş zaman olmuşuz
ey gözümün karası söyle?
kim kimi unutabilmiş acaba ...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
4 Ağustos 2010 Çarşamba
yanlışlıkla sözlerine değdim

gördünmü şehrimize mutlu bir son geldi
başrollerinde bizim olmadığımız
yarıldı gökyüzü ah evinden sanki
aşk beyninden vurulmuşa döndü
yani sen sevince şimdi
gördünmü şehrimize yalnızlık geldi
çaydanlığımla küllük arasında
mekik dokuyan puşt yokluğun
böylemi olacaktı yani
sen dedikleri de bumuydu ?
sen üfle parmaklarımı ne olur ?
sözlerine değersem mazallah
yanar içim
yerleşik bir aşka geçelim
sen gel
bıkar içim
göçebe sevişmelerden
bana sen gel
içimin orta yerinden
birden ölürsem mazallah
ya sevemezsen beni
ve anlasana beni ne olur?
ben öyle durayım karşında
suslara büründürüp dudaklarımı
koskoca biz ne hale geldi baksana
hasret dağlarının bezgin çiçeği ettin beni
yazık
bir güneş değse ağlayacaktım sanki
üflesene parmaklarımı ne olur?
yanlışlıkla sözlerine değdim şimdi...
18 Temmuz 2010 Pazar
-ADIN ÖLDÜRÜR BENİ-


hep soğuktur ben ne zaman oturuversem
bu pencere önüne
fonda yanık bir süt kokusu
derinden bebek ağlaması
sorumsuzca akan evimizin önünden sular
hep yalandır ben ne zaman susuversem
konuştuğum zaman daha da yalanmış
bir sonbahar gibi yada farketmez
herhangi bir mevsimin
herhangi bir çarsambasında
kurtulurmuyuz birden ölüversem?
bu pencere önüne
bir kuş gibi düşsem ..?
içimde diyez fırtınalar kopsa
bir bam telinin hücresinde titresem
şimdi en tazikli akanıyım suların
yamaçlara böğrünü sığdıramamışken
ne garip değil mi ?
gözlerinin karasını içime yerleştirememen
ne olurdu yani uzaktan da olsa
bendeki senin mavisine bir değsen ?
belliki iklimler değişmiş
çünkü aynı yerde kalmazdı bu yapraklar
ben sana nezle olurum her kış
fonda yanık bir süt kokusu
bu pencere önünde
derinden bebek ağlamaları
annemin üstümü örtme çabası ...
kendi sığınağında mahkum yasayan bir güvercin
kaçmış gibi içime
bir dudak büzmesi katıp
her halini düşünmekten
halsiz düşer herbir yanım
belliki kirpiklerinin hepsini kullanmışsın
belliki burada olmayacağım
vurmak için gelirsen
ya sevmek ?
hayatımızın kılavuzundaki en son konu
olmussa yanmıssa en önemli yeri ucundan
biz bir türlü okuyamadıysak
ve beni hemen vursunlar
bu aldığım nefes eğer sensen ..!!!
yani
hep gridir aslında yağmur ben ne zaman izlesem
bu pencere önünde
yanık bir süt kokusu
ben ağlıyormuşum ne bebeği bebek değil ...
damı akan bir gecekondu gibi
yada bozuk musluk vanası farzı misal
en azından böyle çağlayamazdım
bu pencere önünde
yokluğunla erimesem ...
ve hiçbir kayda da gecmezdi aşk
ben seni böyle sevmesem
şimdi hazırlanalım haydi
çünkü senin en sevdiğin bir zamanın
en hakiki diliminde
belkide saniyelerin gülüşüne şahit oldugu
hani benim en cok durdurmak istediğim bir vakitte
bir gök gürültüsü kopacakken tam
kurtulacağız birden ölüversem ?
bir kuş gibi
bu pencere önüne düşsem
MERAK ETME
ADIN ÖLDÜRÜR BENİ ZATEN
BEN NE ZAMAN BİRİNE AŞK DESEM ...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
12 Haziran 2010 Cumartesi
- ANLATAMAM-

Oturdum da dayandırdım içimi
Bütün kombine acılara bir bir
En sevdiğim umudum bağdaş kurmuş
Yollarım da hüznün gerçeği
Ve neden sonra
Uzak denizlere dokunan ellerimle
Uçurtmalar uçurdum özlem duyduğum günlere
Üzerinde gırtlağıma takılan söyleyemediklerim
Yüzümden sakallarım akar ağlarım da
Yağmura çamura bulaşmış ömrüm
Yaşamın ekmeğin buğusuna aç zorluğuna
Biraz sen sürerken
Bu şehrin ışıkları şimdi unutur beni
Havalanan kuşlar eşliğinde
Hangi geleceğe bakıp bakıp durur
Sensizliği duyan gözlerim
Ah bir sıtma gibi üşür içimde imkansızlıklarım
bilmezsin bir dikene bağışlanmış parmak uçlarım
Uzatamam sana
Detayında yalnızlık var hikayemizin
Anlatamam...
Şimdi al bu hayat eskizlerini avuçlarımdan
Haydi göm ne varsa yitirdiğimiz
Ben bütün sıradanlığımı mavilere boyarım
istersen üzülmee
Bir ıslık dudaklarımda fakirlik
Sokaklarda kokumu duyarsın
şile bezinden hasretin
rüzgar esmesin ne olur
Üşürüm
Uzak denizlere dokunan ellerimle
kaybolurum kalabalıklarda
gönlümün carığına toprak bulasmış
gel etme neylersin
fazla zamanım yok galiba
BU SON DEMLERDE BENİ BULAMAZSAN
MIZRABIMA SOR AŞKINI
TİTRETSİN ARŞI ALEMİ
YİĞİT İSMİ DÜŞTÜĞÜNDE DUDAKLARINA...
ERN YİĞİT KIRIKCI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
