Sensizliğim hiç bilinmeyecek aslında
Bu gemiler yine geçecek burdan
Ve aynı yağmurla ıslanacak kaldırımlar
Gittiğinden beri
Aynı güneşe çıkacak herkes her sabah
Beş çayı içilecek biryerlerde en sevdiğimiz
Evde kalmış kızlara koca bulmaya çalışacak
Mahallenin ileri gelenleri
Sanki hiçbirşey olmamış gibi
Minibüsler çalışacak sabah 6 lardan
Akşam sekizlere kadar
Karaköy balık kokacak
Kumkapıda kuşlar acıkacak
Arabesk şarkılar çalınacak külüstür teyplerde
İşten dönen memurları basacak bağrına şehir
Kasabaya martılar üşüşecek birden
Bir hengame kopacak çığlık çığlığa
çok daha üşütecek bu sefer rüzgarlar
Anneler cocuklarını toplayacak sokaktan
Çıkmaz sokakta oturanlar ekmek aldıracak bakkaldan
Para üstü seven çocuklara
Koyup bugünü sırtına yani herkes
Yarına hazırlanacak yine
Aynı teraneye aynı hamam aynı tas
Kimse bilmeyecek sensizliğimi aslında
İnadına bilmeyecek kimse
Saatler Suçluymuş gibi kaçacak
Ben dakika gardiyanı
Gece kokulu odamda yine
Ve camlarını silecek esnaflar akşamüstü
Gazete kağıdıyla
Misket oynayacak çocuklar
Hile hurdayla karışık
Kandırmaya çalışacaklar birbilerini
Biryerlerde uçurtmalar uçurcaklar gökyüzünde
Bu da sensiz yapılırmıydı diyeceğiz dur...
Dur daha ne olur
Ne aynılıklar göreceğiz çıldırtan
Konuşma sesleri gelecek
Kahkahalar kopacak ardı ardına
Ve hani hiç olmadık yerde
Dandik bir spor haberini okurken bile
Hiç takip etmediğim bir gazetede
Seni seveceğim yine
Aklımın ışığını açık unuttum neylersin
Gaz kontağı yapar yüreğim
Bir kibrit çaksan uçarım şimdi
Ama bu defa başka
başka diyorum kimse inanmıyor
başka şeyler var kimsenin bilmediği
Yoksun yani
daha nasıl anlatırım ki..
Sensizliğim hiç bilinmeyecek aslında
Cemreler düşecek bir bir
Gece olmayacak mı sanıyorsun
Elektriğe zam gelmeyecek mi
Yoksa pazarda sivribiber satanlar
Bu sefer hakikaten tatlı biber mi verecek
Acı biber yerine
Kimse yalan söylemeyecek mi
Duracak mı dünya
Belki senin saçlarına bahar gelecek
Ve ben göremeyeceim
Ruyalar göreceğim her yattığım uykuda
Belli belirsiz ayakkabılarımı boyayacak
Traş olacağım
Tuzlu gözyaşlaı yakacak yanaklarımı
Yokluğunu süreceğim kızarmış ekmeğin üstüne
Her kahvaltıda
Kültablasına dönecek hayat
Zamanı gelince boşalacak yani
Selamlar vereceğim
Selamlar alacağım hiç durmadan
Tahammülsüz kalacak bakışlarım
Baktığım yerlere kör
Yakınımdaki uzaklıkların farkına vararak
Geçecek ömür sensiz pehh...
Her geceye vardığında
İçimin freni patlamış otobüsü
Molalarımda sen olcaksın
Yani kimse bilmeyecek aslında
Kimse kimsenin umrunda değil
Aklımın ışığını açık unuttum neylersin
Gaz kontağı yapar yüreğim
Bir kibrit çaksan uçarım şimdi
Ama bu defa başka
başka diyorum kimse inanmıyor
başka şeyler var kimsenin bilmediği
Yoksun yani
daha nasıl anlatırım ki..
Şöyle mi desem:
Anam avradım olsun ki
Seviyorum seni..
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
1 Nisan 2012 Pazar
8 Şubat 2012 Çarşamba
AYAKKABILARIN NEREDE BABA
boyası çıkmış bir pencere pervazına
dayayıp burnumu dısarı bakardım
bazen karları izler
bir de güneşe bakmaya çalışırdım
güneşli günler de
her akşam saat yediye onüç geçe
sen dönerdin sokağın başından
seni her zaman hatırladığım gibi
kahverengi ceketinle
ve o hiç eskimeyen kasketin
kapıyı ilk ben açacağım
ilk ben göreceğim diye seni
bütün çocukluğum koşardı
halıların üzerinden
ayaklarım üşüsede
kapı mermerlerinin soğuk bitiminde
beklerdim işte
bana ne ..!
ve yine sen uzatsan da serçe parmağını
ben şişman ellerimle tutsam
büyük büyük atsam adımlarımı
adımlarına benzetmek için
konuşmalarını taklit etsem
güldüklerine gülsem
kızdıklarına söylensem çocukça
bıyıklarınla oynasam kucağına oturup
unutup kendimi uyusam birden
ayakkabılarını boyasam bayram sabahları
yine ağrısada sırtın
üzerine çıkıp çiğnesem
saklasam senden terliyken soğuk su içtiğimi
büyük bir günah gibi
durup dururken birşeyler istesem
naz yapsam
sussam bagırsam tepinsem
ben yine senin o ufak cocuğun olsam işte baba
bana ne...!
kırtasiye köşelerin de bekler şimdi
o çocukluk hala
üç ortalı defterler renkli mukavvalar la
süslenir o iç gıdıklayan anılar
bir aferin için kalkar o çocukluk
pazar sabahı en erken saatte de
gider en sevdiğin gazeteyi sana getirmek için
sokaktan akan çamaşır sularına basa basa
sobaların dumanları arasından
getirir dizine koyar
öyle oturur uzakta
boncuk boncuk bakar sana
o çocukluk
kimsenin farkında olmadığı anlarda
o çocukluk
hala
şimdi yine boyası çıkmış bir pervaz
ve ben pencere önünde
çocuk olmaktan vazgeçmişim bu sefer
sen olmaya heveslenmişim
bu karlı ve güneşli günlerde
sen yediyi onüç geçeler de gelmesen de
ben yine de beklemişim
bana ne !!!
yine hep ben açmışım kapıları
gözyaşlarım damlamış bu sefer halılara
biz değil biz ne ki boşver bizi
köşen sensiz kalmış evin içinde
yağmurlar yağmış üstümüze
iklimler geçmiş...
bu vakit tıpkı sana benziyormuşum
böyle durduğumda bir elim cebimde
gözlüklerimden baktığımda uzaklara
sana benziyormuşum
başarmışım yani
ve madem bir gün ben de ölürsem
saat yediyi onüç geçe olsun
kendimi unutup kucağında uyuduğum gibi
sonlansın ömür birden
ve madem bir gün ben de ölürsem
saat yediyi onüç geçe olsun
kendimi unutup kucağında uyuduğum gibi
sonlansın ömür birden
bu bayram sabahı
ağlasın gözlerim gizlice damı akan çatılar gibi
bak bayram sabahı baba
bayram sabahı
sen bana bakma
hadi yine ver
ayakkabıların nerede
ayakkabıların nerede baba..!!!
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
dayayıp burnumu dısarı bakardım
bazen karları izler
bir de güneşe bakmaya çalışırdım
güneşli günler de
her akşam saat yediye onüç geçe
sen dönerdin sokağın başından
seni her zaman hatırladığım gibi
kahverengi ceketinle
ve o hiç eskimeyen kasketin
kapıyı ilk ben açacağım
ilk ben göreceğim diye seni
bütün çocukluğum koşardı
halıların üzerinden
ayaklarım üşüsede
kapı mermerlerinin soğuk bitiminde
beklerdim işte
bana ne ..!
ve yine sen uzatsan da serçe parmağını
ben şişman ellerimle tutsam
büyük büyük atsam adımlarımı
adımlarına benzetmek için
konuşmalarını taklit etsem
güldüklerine gülsem
kızdıklarına söylensem çocukça
bıyıklarınla oynasam kucağına oturup
unutup kendimi uyusam birden
ayakkabılarını boyasam bayram sabahları
yine ağrısada sırtın
üzerine çıkıp çiğnesem
saklasam senden terliyken soğuk su içtiğimi
büyük bir günah gibi
durup dururken birşeyler istesem
naz yapsam
sussam bagırsam tepinsem
ben yine senin o ufak cocuğun olsam işte baba
bana ne...!
kırtasiye köşelerin de bekler şimdi
o çocukluk hala
üç ortalı defterler renkli mukavvalar la
süslenir o iç gıdıklayan anılar
bir aferin için kalkar o çocukluk
pazar sabahı en erken saatte de
gider en sevdiğin gazeteyi sana getirmek için
sokaktan akan çamaşır sularına basa basa
sobaların dumanları arasından
getirir dizine koyar
öyle oturur uzakta
boncuk boncuk bakar sana
o çocukluk
kimsenin farkında olmadığı anlarda
o çocukluk
hala
şimdi yine boyası çıkmış bir pervaz
ve ben pencere önünde
çocuk olmaktan vazgeçmişim bu sefer
sen olmaya heveslenmişim
bu karlı ve güneşli günlerde
sen yediyi onüç geçeler de gelmesen de
ben yine de beklemişim
bana ne !!!
yine hep ben açmışım kapıları
gözyaşlarım damlamış bu sefer halılara
biz değil biz ne ki boşver bizi
köşen sensiz kalmış evin içinde
yağmurlar yağmış üstümüze
iklimler geçmiş...
bu vakit tıpkı sana benziyormuşum
böyle durduğumda bir elim cebimde
gözlüklerimden baktığımda uzaklara
sana benziyormuşum
başarmışım yani
ve madem bir gün ben de ölürsem
saat yediyi onüç geçe olsun
kendimi unutup kucağında uyuduğum gibi
sonlansın ömür birden
ve madem bir gün ben de ölürsem
saat yediyi onüç geçe olsun
kendimi unutup kucağında uyuduğum gibi
sonlansın ömür birden
bu bayram sabahı
ağlasın gözlerim gizlice damı akan çatılar gibi
bak bayram sabahı baba
bayram sabahı
sen bana bakma
hadi yine ver
ayakkabıların nerede
ayakkabıların nerede baba..!!!
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
1 Ocak 2012 Pazar
SEN ŞİMDİ GİTTİN DE...
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
yazın fakir damlara yağan yağmurlara mı?
dost nefesi ile süslenmiş hasım dokunuşlara mı ya da?
gönlümün cıkmazındaki bozuk sokak lambası mı oldun
ya da acemice yazılmıs bir duvar yazısının okunmayan hecesine mi?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
gizli bir ağlamanın bıraktıgı hüzne mi yastıgın altındaki?
bir donuk bakışa mı gebe kalmıs bir anının ardındaki
dermansız dizlerin tutunamadıgı nankör bastonlara büründün
ya da içimden kalkan son trenin durak sayan sıkılgan yolcusuna mı?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
hafızaların bulandığı çözümsüz problemlere mi?
kıyısına köşesine yalan değmiş en doğru gerçeklere mi ya da?
bir vedanın üzerine ısrarla çalan acı vapur sirenleri mi oldun ?
ya da yarım kalmış bir mektuba mı yavukluların ellerindeki?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
akmayan musluğa ,kurumayan şemsiye ye ,büyümeyen fidanlara mı?
fakirliğimizin her kış yama eklenen yadigar kadife ceketine mi ya da?
söylenememiş bir sözün hiç olmamış noktası mı oldun?
ya da en sevdiğimiz soğuğa mı üşüdüğümüzde ki?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
bir vedayla eşdeğer tren raylarının uzayıp giden gölgesine mi?
ve bir sıradanlığın o yine herzamanki aynılığına
bir daha göremeyecek olmanın o hiç tahmin edilmeyen acısı mı oldun?
çatlamış toprakların bir türlü yağmayan yağmurlarına mı yada?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
söyle ...
hangi kötü gibi bişeye
hangi bilim dalı acıklayabilir gidişini
hangi matamatik ölçcün meçhullerde ki adımlarını
hangi ben hangi ben de kaybolsun da gitsin ?
off off
sen şimdi gittin de...
ne ben bana , ne de sen sana benzedin şimdi...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
yazın fakir damlara yağan yağmurlara mı?
dost nefesi ile süslenmiş hasım dokunuşlara mı ya da?
gönlümün cıkmazındaki bozuk sokak lambası mı oldun
ya da acemice yazılmıs bir duvar yazısının okunmayan hecesine mi?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
gizli bir ağlamanın bıraktıgı hüzne mi yastıgın altındaki?
bir donuk bakışa mı gebe kalmıs bir anının ardındaki
dermansız dizlerin tutunamadıgı nankör bastonlara büründün
ya da içimden kalkan son trenin durak sayan sıkılgan yolcusuna mı?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
hafızaların bulandığı çözümsüz problemlere mi?
kıyısına köşesine yalan değmiş en doğru gerçeklere mi ya da?
bir vedanın üzerine ısrarla çalan acı vapur sirenleri mi oldun ?
ya da yarım kalmış bir mektuba mı yavukluların ellerindeki?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
akmayan musluğa ,kurumayan şemsiye ye ,büyümeyen fidanlara mı?
fakirliğimizin her kış yama eklenen yadigar kadife ceketine mi ya da?
söylenememiş bir sözün hiç olmamış noktası mı oldun?
ya da en sevdiğimiz soğuğa mı üşüdüğümüzde ki?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
bir vedayla eşdeğer tren raylarının uzayıp giden gölgesine mi?
ve bir sıradanlığın o yine herzamanki aynılığına
bir daha göremeyecek olmanın o hiç tahmin edilmeyen acısı mı oldun?
çatlamış toprakların bir türlü yağmayan yağmurlarına mı yada?
sen şimdi gittin de neye benzedin yani?
söyle ...
hangi kötü gibi bişeye
hangi bilim dalı acıklayabilir gidişini
hangi matamatik ölçcün meçhullerde ki adımlarını
hangi ben hangi ben de kaybolsun da gitsin ?
off off
sen şimdi gittin de...
ne ben bana , ne de sen sana benzedin şimdi...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
14 Eylül 2011 Çarşamba
- SEN ŞİMDİ O KADAR İHANETİNİN İÇİNDE-
sen şimdi o kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni?
yalnızlaştı en kuytu kalabalıklarımız
senin o gürültülü susmalarınla
sağır etti içimi
sen iyisimi bakma bana yeter
bir göz yanması bulaşır kirpiklerime
ben hiç ağlarmıydım yoksa
ikinci bir emre kadar...
sen şimdi o kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni?
belki herhangi bir aralığın onüçünde
dayak yemiş gibi uyanıp
günlerce toplanmamış yatağımdan
pencerenin önünde
güneşle tanıstırırken uzamış sakallarımı
bir paket sigara aldırıp komşunun cocuguna
paranın üstünü de cebine iliştirip ...
yaşamak sonuna kadar
merak etme sen
yalnızlığımı açık kapı cereyanlarına salıp
üşütürüm yokluğunun bu yaz gününde
benden gidenlerin derdine düşmeden
senden gelenlerle güreşirim
ayrılığın zemininde
sen bu kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni?
başa çıkabildiğim bir kendim var şimdilerde
hergün birşeylere kızarak
devrilir gözümün önünden
bebek kokulu hayallerim
bir türlü virgül koyamadık sevdaya
hani ben yani hep noktalı cümlelerin adamıydım
bak işte seni de bitirdim.
sen bu kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni
ne zamanki gökyüzüne baksan
iklim yüzüm olur
ağlamaya acıkır gözlerin düşünme
vazgeçersin büyük yalanlardan artık
daha küçüklerini söylemek uğruna bana
gelirsen bir kez daha dünyaya
en tatlı günahımın içinde lal edeceğim dilimi sana
ve azap damlasın geceye ben yoksam eğer
nasıl kırmızıdır ateşin rengi öğrensin
omuzlarına tüneyen melekler
ıslak topraklarda boğulayım
gayrı sana daha meyil edersem...
sen bu kadar ihanetinin içinde
bulamazsın beni boşver
ölüşür o en tatlı gülüşün havada asılı
bulamazsın
bosver
bir türlü virgül koyamam bilirsin
hani ben yani hep noktalı cümlelerin adamıyım
bak işte
ardına uçuşan toz gibi sözlerimle
bu şiiri de bitirdim.
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
nerden bulacaksın beni?
yalnızlaştı en kuytu kalabalıklarımız
senin o gürültülü susmalarınla
sağır etti içimi
sen iyisimi bakma bana yeter
bir göz yanması bulaşır kirpiklerime
ben hiç ağlarmıydım yoksa
ikinci bir emre kadar...
sen şimdi o kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni?
belki herhangi bir aralığın onüçünde
dayak yemiş gibi uyanıp
günlerce toplanmamış yatağımdan
pencerenin önünde
güneşle tanıstırırken uzamış sakallarımı
bir paket sigara aldırıp komşunun cocuguna
paranın üstünü de cebine iliştirip ...
yaşamak sonuna kadar
merak etme sen
yalnızlığımı açık kapı cereyanlarına salıp
üşütürüm yokluğunun bu yaz gününde
benden gidenlerin derdine düşmeden
senden gelenlerle güreşirim
ayrılığın zemininde
sen bu kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni?
başa çıkabildiğim bir kendim var şimdilerde
hergün birşeylere kızarak
devrilir gözümün önünden
bebek kokulu hayallerim
bir türlü virgül koyamadık sevdaya
hani ben yani hep noktalı cümlelerin adamıydım
bak işte seni de bitirdim.
sen bu kadar ihanetinin içinde
nerden bulacaksın beni
ne zamanki gökyüzüne baksan
iklim yüzüm olur
ağlamaya acıkır gözlerin düşünme
vazgeçersin büyük yalanlardan artık
daha küçüklerini söylemek uğruna bana
gelirsen bir kez daha dünyaya
en tatlı günahımın içinde lal edeceğim dilimi sana
ve azap damlasın geceye ben yoksam eğer
nasıl kırmızıdır ateşin rengi öğrensin
omuzlarına tüneyen melekler
ıslak topraklarda boğulayım
gayrı sana daha meyil edersem...
sen bu kadar ihanetinin içinde
bulamazsın beni boşver
ölüşür o en tatlı gülüşün havada asılı
bulamazsın
bosver
bir türlü virgül koyamam bilirsin
hani ben yani hep noktalı cümlelerin adamıyım
bak işte
ardına uçuşan toz gibi sözlerimle
bu şiiri de bitirdim.
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
8 Mart 2011 Salı
- BAKTIM SEN YOKSUN!
Baktım sen yoksun
Büyüdüm aniden
Öyle ya bir gece kadarım şimdi
Uykusuz gecelerime sardım seni
Sen bensiz sabahlara uyanırken
Baktım sen yoksun
Durmayı denedi zaman birkaç asırlığına
Ve göçebe yalanlarımız uçtu sonbaharından
Kalbimin ilkbaharına...
AH yoksun
Yitti başlamışlık her neresindeyse
Cebime iliştirdiğin yokluğunda
Çok çekmiş fotoğraflar gözlerimizden
Kan çanağına dönmüş yırtık dünyamız
hep kanar yani hep...
Baktım
Ellerim düşmüş betonlara
Yaralanmış avuçiçlerim
Dizlerim kanamış
Bir rüyadan düşmüşüm de çocuk gibi
Morga çalan morluğunda parmaklarımın
Sana dokunma ümidini yudumlarım
Bir ''bari'' ye sarılarak her gece
Sen yoksun
Kandırmış tüm gerçekler bizi
Ne olup bitmişliğimiz bile yokmuş
Yabancı bir elde el olmakmış işimiz
Ve şimdi ben
Gözyaşlarımın beli kırılası tuzunda
Sana susamışken
Devamlı bir nefesin süregelen bitiminde
sabırsız kelimelerimin ardından sürüklenerek
sana söylenememiş her neyim varsa ismimden başka
yazıyorum
kirpiklerimden damlayanlarla...
Baktım sen yoksun!
Ham kalmış gözlerinin karası
Üzüm salkımlarının yanında
Oturup yığıldığım bir yerde şimdi
Çok görülmüşlüğümü izliyorum o sol yanında
Ama sığardım ben yansıyan gölgene bile
Öğleden sonraları
Kim korksun şimdi söyle yalnızlığımdan
Hangi ilk bulduğum ''seni seviyorum'' a satayım seni
Elimin tersine koyarda dünyayı
Çarpardım yerden yere ne yazar
Düşün ki mahşerde başlayacak hikayemiz
Ben berzah aleminde arayadururken seni...
Baktım sen yoksun!
Ayağıma takılmış kaybedilmişliğim
Gittiğin yollarda
Hatırla
Mazot kokan o sokağın cocuklarıydık biz
Evlerimizin önünden akan suları öpüştürürdük
Aşkımıza uyanırdı İstanbul'un pazar günleri
Bizim şarkımızı söylerdi
Sobalarda yanan yoksul çatırtılar
Baktım sen yoksun
Küllenmiş bir yangının içinde
Bulurum şimdi kendimi
devşirme mutluluklarla geçen ömrün
Her toprak olacak hücresine
Yağmurları yağdıracağım memleketimin
Sen kelimelerimin altına saklan
Ben ıslanırım senin yerine
Baktım ev bir sessiz
Baktım dağınık her taraf
Duvarlar da sesimiz taze iken hala
Baktım
Baktım sen yoksun...
Baktım sen yoksun
Ve ham kalmış gözlerinin karası
Üzüm salkımlarının yanında
Ben böyle yazarım önemli değil
Ama sana da
Hiç sevdin mi? derler bir gün
UNUTMA!!!
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
Büyüdüm aniden
Öyle ya bir gece kadarım şimdi
Uykusuz gecelerime sardım seni
Sen bensiz sabahlara uyanırken
Baktım sen yoksun
Durmayı denedi zaman birkaç asırlığına
Ve göçebe yalanlarımız uçtu sonbaharından
Kalbimin ilkbaharına...
AH yoksun
Yitti başlamışlık her neresindeyse
Cebime iliştirdiğin yokluğunda
Çok çekmiş fotoğraflar gözlerimizden
Kan çanağına dönmüş yırtık dünyamız
hep kanar yani hep...
Baktım
Ellerim düşmüş betonlara
Yaralanmış avuçiçlerim
Dizlerim kanamış
Bir rüyadan düşmüşüm de çocuk gibi
Morga çalan morluğunda parmaklarımın
Sana dokunma ümidini yudumlarım
Bir ''bari'' ye sarılarak her gece
Sen yoksun
Kandırmış tüm gerçekler bizi
Ne olup bitmişliğimiz bile yokmuş
Yabancı bir elde el olmakmış işimiz
Ve şimdi ben
Gözyaşlarımın beli kırılası tuzunda
Sana susamışken
Devamlı bir nefesin süregelen bitiminde
sabırsız kelimelerimin ardından sürüklenerek
sana söylenememiş her neyim varsa ismimden başka
yazıyorum
kirpiklerimden damlayanlarla...
Baktım sen yoksun!
Ham kalmış gözlerinin karası
Üzüm salkımlarının yanında
Oturup yığıldığım bir yerde şimdi
Çok görülmüşlüğümü izliyorum o sol yanında
Ama sığardım ben yansıyan gölgene bile
Öğleden sonraları
Kim korksun şimdi söyle yalnızlığımdan
Hangi ilk bulduğum ''seni seviyorum'' a satayım seni
Elimin tersine koyarda dünyayı
Çarpardım yerden yere ne yazar
Düşün ki mahşerde başlayacak hikayemiz
Ben berzah aleminde arayadururken seni...
Baktım sen yoksun!
Ayağıma takılmış kaybedilmişliğim
Gittiğin yollarda
Hatırla
Mazot kokan o sokağın cocuklarıydık biz
Evlerimizin önünden akan suları öpüştürürdük
Aşkımıza uyanırdı İstanbul'un pazar günleri
Bizim şarkımızı söylerdi
Sobalarda yanan yoksul çatırtılar
Baktım sen yoksun
Küllenmiş bir yangının içinde
Bulurum şimdi kendimi
devşirme mutluluklarla geçen ömrün
Her toprak olacak hücresine
Yağmurları yağdıracağım memleketimin
Sen kelimelerimin altına saklan
Ben ıslanırım senin yerine
Baktım ev bir sessiz
Baktım dağınık her taraf
Duvarlar da sesimiz taze iken hala
Baktım
Baktım sen yoksun...
Baktım sen yoksun
Ve ham kalmış gözlerinin karası
Üzüm salkımlarının yanında
Ben böyle yazarım önemli değil
Ama sana da
Hiç sevdin mi? derler bir gün
UNUTMA!!!
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
31 Ocak 2011 Pazartesi
-ÜÇ NOKTA-
üç nokta...
kelimeleri çalınmış edebiyatımın ardından
çok uğraştın benle dedim: ''ayrılık ''
çoktan sessizliğimle koyardım noktamı sana
fakat söylencek sözüm bitmiyor
olur ya bakarsın erkekliğim tutar
yüreğimin en yüksek ısısında
yakarım vedalarımı
yeter üşüme
sen gittikçe güneşe benzerken
bense yağmurlu pazarlara uyandırım gözlerimi
cam kesiği gibi kanar sevda
karşılıksız kalmış dudaklarında
neden ki sorma
flaşlar patlar sen elini çektiğinde
yapış yapış olmuş aşk artığımızdan
en acımasız sehpayı kursam ne yazar şimdi ben ?
kekeme hayallerime
ne kadar sürer ki bir ölüm yokluğunda?
assam birer birer
yeter gitme
gün ki olur
içimdeki şu şeye inat
oturup caddenin göbeğine
bayramlık ayakkabısı yırtılmış çocuk gibi
ağlardım
lakin yiğit koymuşlar ismimi
yapamam.
oysa sen benim cümle devrimdin
kelimeleri çalınmış dedim ya edebiyatımın
dillerim lal olmuşken
ve en güzel melodiydi sesin baharda
ben sağırken...
bırak şimdi buraya kadar söylediğim
ve söyleyemediğim bütün sözler ardımızda kalsın
sen gözyaşlarıma tutun ıslanmazsın
ve birgün sensiz geçeceği tutarsa zamanın olur mu?
beni hep o onyedi yaşımla hatırlarsın...
yoksun ya
düşünür adam
ayaklarını ıslatan yağmuru
kaldırım kadar soğuklaşır beyni
ve kaldırır gülüşlerini
güneşin öptüğü fotoğraflarından
vesairelerle tozlanmış hayatının raflarına
yeter değme
düşerim
yeter sevme
terfi ettim ben aşkından
herzaman ki teranenin müdavim yolculuğuna
gelsin ecel
vesselam
üç nokta...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
kelimeleri çalınmış edebiyatımın ardından
çok uğraştın benle dedim: ''ayrılık ''
çoktan sessizliğimle koyardım noktamı sana
fakat söylencek sözüm bitmiyor
olur ya bakarsın erkekliğim tutar
yüreğimin en yüksek ısısında
yakarım vedalarımı
yeter üşüme
sen gittikçe güneşe benzerken
bense yağmurlu pazarlara uyandırım gözlerimi
cam kesiği gibi kanar sevda
karşılıksız kalmış dudaklarında
neden ki sorma
flaşlar patlar sen elini çektiğinde
yapış yapış olmuş aşk artığımızdan
en acımasız sehpayı kursam ne yazar şimdi ben ?
kekeme hayallerime
ne kadar sürer ki bir ölüm yokluğunda?
assam birer birer
yeter gitme
gün ki olur
içimdeki şu şeye inat
oturup caddenin göbeğine
bayramlık ayakkabısı yırtılmış çocuk gibi
ağlardım
lakin yiğit koymuşlar ismimi
yapamam.
oysa sen benim cümle devrimdin
kelimeleri çalınmış dedim ya edebiyatımın
dillerim lal olmuşken
ve en güzel melodiydi sesin baharda
ben sağırken...
bırak şimdi buraya kadar söylediğim
ve söyleyemediğim bütün sözler ardımızda kalsın
sen gözyaşlarıma tutun ıslanmazsın
ve birgün sensiz geçeceği tutarsa zamanın olur mu?
beni hep o onyedi yaşımla hatırlarsın...
yoksun ya
düşünür adam
ayaklarını ıslatan yağmuru
kaldırım kadar soğuklaşır beyni
ve kaldırır gülüşlerini
güneşin öptüğü fotoğraflarından
vesairelerle tozlanmış hayatının raflarına
yeter değme
düşerim
yeter sevme
terfi ettim ben aşkından
herzaman ki teranenin müdavim yolculuğuna
gelsin ecel
vesselam
üç nokta...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
28 Ekim 2010 Perşembe
-AŞKIN ÖLÜMÜ-

ucum bucağım yok yine
öyle dipsiz derinliklere düşmüş
el kadar yüreğim
sen uzaktaki ülkem
sınırında kalmışım
kalbimin gümrüğünden geçmiyor sözlerin
kaçak cırpınışlarım takılır tellerine
kanarım
sen bastır bütün güneşleri üzerime
ben böyle çok daha ıslağım
bahara boyandıgı vakit içimden
gül olup kokarsın
senden alıp gidemem ben beni
ellerini avuclarımdan soracak olsalar
sıkardım yumruklarımı
bütün gücümle
indirip sensiz gecen her saniyenin şakağına
seni hep böyle güzel yapan ne vardı sanki
ben senin karan olurmuydum
üstüme siyah yağmurlar yağsaydı eğer?
bu çekilmez esmerliğimin içinde
aynı teranenin seyrinde gelişir anlıklarımız
bu kahvaltı
bu eski gazeteye sarılmış ekmek
bu isli pazar günü
uzayan pis sakallarım
ve cıksa biri
durdursa aniden zamanı
unut deseler bana birşeyi
ilk seni hatırlardım
bilki baska bir yasamda
ağıtlar yakılır adımıza
gün doğana kadar bekler aşıklar kapımızda
var git şimdi rüzgarımızı getir
sevdiğim çığlıklarımı üşüt
yolllar boyunca
adımı öğret sen hüznün çocuklarına benim
ve artık karalara bürünsün artıkyerküre
sebebimizi bil ki ağlama
toprağın bol olsun aşk
sen de öldün işte...
ERHAN YİĞİT KIRIKCI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
